Önce metni alırsınız elinize. Biraz kuşkulu ama her şeyden çok araştırmacı bir gözle bakarsınız. Neymiş, ne hakkındaymış, kim yazmış, ne zaman yazmış, neden yazmış sorularını sorarsınız hemen. Nerede yayımlandığının bile önemini sonradan anlarsınız. Bu soruları cevaplamak için oturursunuz bilgisayarın başına ve internette uzun bir araştırma yapmaya başlarsınız. Elinizdeki metnin her şeyini bilmeniz gerektiğinin farkında olduğunuz için yılmazsınız araştırmaktan. Elinize geçen her yeni bilginin sizi mükemmele yaklaştıracağının bilincindesiniz çünkü. Araştırmacı kimliğinizi sonuna kadar kullanırsınız. Bazen internet yetmez, ansiklopedilere bakarsınız, kitapları yoklarsınız. Elinizdeki metnin araştırmasını enine boyuna yaptıktan sonra araştırmacı kimliğinizin görevi bir süreliğine bitmiştir. O çekilir kenara.
Sonra başlarsınız metni okumaya. Düz okuma değil kastettiğim. Satır aralarını bile okumanız gerekmektedir. Okurların gözden kaçırdıklarını görmeniz metni tam olarak anlamanız gerekmektedir. Metnin ana düşüncesinin ne olduğuna hemen cevap verebilmeli beyniniz. Metnin konusunu ayrıntılarıyla anlatabilecek düzeye gelmeniz gerekir çeviriye başlamak için. Okuyucu kimliğiniz yerinden ayrılır ve yaratıcı kimliğe bırakır yerini.
Her satırını tam olarak anladığınız metinle ilgili her türlü ayrınıtıya sahip dökümanlarla artık ilk cümleden başlayabilirsiniz çevirmeye. İlk cümleler tıkırında da ilerleyebilir; ama bazen ilk cümlede de takılabilirsiniz. Bir sözcük çıkar karşınıza ve saatlerce beyninizi meşgul eder. Sözcüğün elinize geçen her sözlükteki anlamına bakarsınız. İki dilli, tek dilli tüm sözcüklerde ararsınız da bir türlü bulamazsınız içinize sinen o sözcüğü. Paralel metinleri yoklarsınız, çevrenizdeki çevirmenlerin fikrini alırsınız ama o “cuk” diye oturacak sözcüğü bir türlü bulamazsınız. En sonunda o bölümü boş bırakır devam edersiniz kaldığınız yerden; ama aklınızın bir köşesinde o sözcük vardır. Kurcalar durur beyninizi. Sonra belki iki saat sonra, belki bir gün sonra, hiç beklemediğiniz bir anda o sözcük adeta fısıldanır kulağınıza. Ve geriye döner o boş bıraktığınız yeri doldurursunuz. Yaratıcılığınızın boyutunu burada görürsünüz işte, çevirinin sadece sözlüğe bakarak yapılmadığının kanıtını burada daha iyi anlarsınız. Ama birden şüpheye kapılırsınız sözcüklerde. Yazdığınız sözcüklerden emin olmazsınız, olamazsınız. Hep bir acaba vardır kafanızda. Döner durursunuz cümleler arasında. Bu sözcüğü böyle yazdım da acaba daha iyi bir karşılığını da bulabilir miyim sorusu yer bitirir sizi. Şüphelerinizle birlikte evire çevire çevirirsiniz metninizi. Şimdi sıradaki editör ruhunuzu sokarsınız devreye. Ve başlarsınız çevirinizi gözden geçirip tekrar okumaya.
Her cümleyi, her sözcüğü tekrar tekrar okursunuz içinize sinene kadar. Ruhunuzun ve beyninizin tüm eleştirel bakışlarını çevirinize yönlendirirsiniz. Ama ne olursa olsun tam olarak işte oldu, bu metnin çevirisi budur diyemezsiniz. Hiçbir metnin en doğru çevirisi yoktur çünkü. Çevirinin amacına uygun olup olmadığını son kez yoklarsınız. Ve bitti dersiniz. Son noktayı koyarsınız çevirinize.
Çevirinizi elektronik postada gönder komutuyla gönderdiğiniz o an var ya belki de hayatınızın en heyacanlı anlarından biridir. Bu an bir çevirinin bitişi olduğu gibi, birçok yeni çevirinin başlangıcıdır. Her biten çeviri inanılmaz bir mutluluktur ama her şeyden öte.
Kısacası bir çevirmen sadece sözcüklerin çevirisini yapan değildir. En iyi okurdur, çok iyi bir araştırmacıdır, şüphecidir, kendi kendinin editörüdür ve her şeyden öte ikinci bir yazardır. Çevirmen iki farklı dil arasındaki köprüyü kurandır. Okumaktan bıkmayan, öğrenmekten yılmayan, sürekli sorgulayan, sözcüklerle en iyi arkadaşlığı kurandır. Çevirmen, her şeyden öte bir dil cambazıdır. Sözcüklerle oyunlar oynar, cümlelerle coşar, paragraflarla ağlar bazen ama her zaman harflerle nefes alır.