Bugün Kuantum fiziği her şeyin bir bütün olup enerjiden ibaret olduğunu ortaya koyuyor ki; bu da düşüncenin bütüne tesir eden bir boyutuna işaret ediyor. Yani foton ve kuant adı verilen enerji parçacıklarından oluşan evrende düşünce ve sözler birer enerji olduğundan güçlü bir etki gücüne sahip bulunuyorlar. Dolayısıyla zihnimizden geçenler ya da kainatta zikir niteliği taşıyan söylemlerimiz hayatımızda bir bir karşılaştıklarımız oluyor ki bu nedenle;
Korktuğumuz başımıza geliyor,
Kırk kere söylersek olduruyoruz (hatta bazen birkaç defa yinelediğimizde bile kehanet gerçekleşiyor.)
Ben bu durumun(iş,ev,evlilik….) zaten hep hayalini kuruyordum….vs diyoruz.
Ancak bazı insanlara bu evrensel yasa nedense tehlikeli geliyor. Bana sorarsanız yaşamı tesadüflerden oluşan serüven gibi algılamak çok daha tehlikeli ve kanaatimce bu vatandaşlarımız aslında kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan korkuyor. Çünkü düne kadar yoksulluğunun, başarısızlığının ve mutsuzluğunun nedenlerini dışsal nedenlerde, kişilerde aramak ve kaderi,şansı,enflasyonu....vs suçlamak daha kolay gözüküyor kendilerine.
Acaba bir de ters köşe bakmayı başarsak nasıl olur;
İnsanın diğer canlılardan ayıran özellikler arasında düşünme, seçim yapabilme özgürlüğünün olduğunu,
İnsana belli oranda kaderini şekillendirme gücünün verildiğini ve çünkü böyle olmasa sorumlu olamayacağı,
İnsanın mahlûkatın en şereflisi, evrenin halifesi şeklinde tanımlanırken Yaradan’ın sıfatlarıyla -cüzi olarak- sıfatlanmış olduğu gibi gerçekleri yeniden anımsayabilsek neler değişir hayatımızda?
Gerçekte çelişen hiçbir mesele yok, çelişki dar zihinlerde, hayatının sorumluluğunu taşımaktan korkmak kısırlığında… Ama güneş balçıkla sıvanamayacağına göre bir şeyleri anlamadan, durup düşünmeden topyekûn reddetmekle hiçbir hakikati perdeleyebiliyor değiliz. Yani şimdi ben yerçekimine inanmadığımı inadına iddia etsem, sırf inanmadığım için bu yasa benim hayatımdaki geçerliliğini yitirecek mi? Ama hakikatler bildikleri şekilde -en katı ve en çıplak halleriyle- varlığını üzerimizde tecelli ettirirken biz sadece kendi gözlerimizi, zihinlerimizi ve geleceğimizi perdeliyor olabilir miyiz?
Merak ediyorum ve soruyorum;
“Neden gerçekte kim olduğumuzu hatırlamamakta ısrar ediyoruz?” Belki tek bir ayet bize cevap olabilir; İnsan suresi-1’de şöyle buyruluyor:
“Hatırla o zamanı ki; öncesinde hatırlanabilir bir şey değildin”
Sahi neden seçilmiş olmaklığımızı durup kutlamıyoruz?
Neden düşünce gücümüzü kendi hayal ve hedeflerimizde – bıkmadan ve ısrarla- sabitlemiyoruz?
Neden korkularımız umutlarımızdan çoğunlukla büyük?
Neden bazen birilerinin uygun bulduğu hayatı sırf ayıp olmasın diye seçip, başka bedenler için biçilmiş ve bize en az iki numara bol gelen düşünce elbiselerini giymekle yetinip duruyoruz?
Kendi gücünü kullanmak, yaşamın seçeneklerini görmek ve illa ki denemek yerine bazen çaresizce kurban rolünü oynamayı seçiyoruz?
Belki artık kimse eğilip kulağımıza:
“Biliyor musun; sen aslında çok değerli ve sandığından çok güçlüsün” diye pek fısıldamıyor olsa da ilahi düzen bunun böyle olduğunu çok iyi biliyor ve bu temel üzerine de işleyişini tüm ona verilen bilgelikle aralıksız sürdürmeye devam ediyor. Üstelik her birimize düşüncelerimizin - korkularımız ve umutlarımız- gücüne tamamen eş değerde hayatları paket paket sunarken…
Bir bilgenin özetlediği gibi:
“Sen olmasan ey insan, bu kainatın güzelliğinde bir şeyler eksik kalır; bir şarkı, bir nota eksik kalır. Çok az kimse sana bunu hatırlattı.”
Hatırlamayı seçiyorum, hatırlamayı seçiyorum, hatırlamayı seçiyorum…